26 Mart 2019 Salı

RÜYADA KÖPEK BALIĞI GÖRMEK NE ANLAMA GELİR.



polis özel harekat mesleğine nasıl girilir.



RÜYADA AT GÖRMEK NE ANLAMA GELİR?



25 Mart 2019 Pazartesi

12.400 Yıl Önce Donan Evcil Köpeğe Otopsi Yapıldı


Yakutistan’da donmuş halde bulunan 12.400 yıllık evcil köpeğe otopsi yapıldı. Bilim insanları ilk defa Pleistosen döneme ait bir köpeğin beyninin tamamen korunmuş olarak bulunduğunu duyurdu. Yakutistan’ın bölgesel başkentinde yapılan incelemelere, yünlü mamut ve diğer nesli tükenmiş hayvanları klonlama araştırmalarında da yer alan Güney Koreli profesör Hwang Woo-suk da katıldı. Böylece antik köpek de hayata döndürülmek istenen hayvanlar listesine girdi. Muhtemelen tarih öncesi atalarımızın en yakın dostlarından olan bu köpek, ayrıntılı otopsiye girmeden önce üzerindeki buz ve çamur tabakaları temizlendi. Rus Uzman Dr Pavel Nikolsky, köpeğin günümüze kadar hiç bozulmadan geldiğini, daha da önemlisi beyninin çok iyi korunduğunu aktardı. Nikolsky: “Köpeğin %70 – %80 oranında korunduğunu söyleyebiliriz. Beyni daha yakından incelediğimiz zaman çok daha fazla açıklama yapabileceğiz. Tabii ki zamanla kurumuş bir beyin fakat, MRI taramalarından beyincik ve hipofiz bezleri görülebiliyor. Şimdiye kadar Pleistosen döneme ait bir köpeğin beynini ilk defa buluyoruz.” dedi. Bu köpeğin kardeşi de dört yıl önce aynı yerden çıkarılmıştı. Fakat şu an otopsi yapılan köpeğin diğerine oranla daha iyi korunmuş olduğu belirtiliyor. Bu yüzden araştırmacılar bu sefer daha fazla bilgi edinebilmeyi amaçlıyor. Köpeklerin 12.400 yıl önce bir heyelan sonucu öldüğü ve donarak günümüze kadar ulaştığı tahmin ediliyor. Bölgede daha önce insan faaliyetini gösteren kemik aletler de bulunmuştu. Ayrıca kasaplık işlemleri görmüş ve ateşe tutulmuş hayvan kemikleri de ortaya çıkmıştı. Bundan yola çıkarak bu köpeklerin de evcil olduğu düşünülüyor. İlk köpeğe yapılan DNA analizleri, bunun bir kurt değil, köpek olduğu sonucunu verdi. Fakat bilim insanları daha fazla araştırma yaparak bu bilgiyi doğrulamayı planlıyor. Siberian Times

Tanrı mı, Allah mı?


İşte size bir kelime muamması; Tanrı kelimesi ile Allah kelimesi arasındaki fark nedir? Tanrı kelimesini hiristiyanlar mı kullanır? Dua ederken Allah denmesi zorunlu mudur? Biz Müslüman Türkler bu bilmeceye uzun süre takıldık. Özellikle askerlik yapan erkekler bunu gayet iyi bilirler. Askerde yemeklerden önce topluca dua edilir. Bir asker veya rütbeli yemekhanenin hakim bölgesinde durur ve öncü olarak duaya başlar; "Tanrımıza hamdolsun" Asker topluca tekrar eder; "Allahımıza hamdolsun" Öncü asker ısrarla Tanrımıza diye tekrarlar, topluluk da ısrarla Allahımıza diye okur. Şimdi bunun mantığı nedir? Toplumumuzdaki yaygın inanış, Tanrı kelimesini Hıristiyanların, Allah kelimesini ise Müslümanların kullandığı şeklindedir. Bu inanışın oturmasındaki ana etken ise yine medyadır. Çünkü TV ve sinemada yeralan yabancı filmlerinde tüm hıristiyanlar "Tanrı" şeklinde dua etmektedir. Daha doğrusu seslendirmenler böyle söylediği için insanlar öyle olduğunu sanmaktadır. Oysaki hıristiyanlar "Tanrı" kelimesini hiçbir zaman kullanmamıştır. Tanrı'nın İngilizcesi "God"'dır. Peki bu kelime nereden çıkmıştır? "Tanrı" kelimesi öz Türkçe bir kelimedir. Orjinali yazılı Çin kaynaklarına göre "Tengri" dir. Eski Türkler Şamanizm inancında yaratıcıya "Gök Tengri" diye dua etmekteydiler. Allah kelimesi ise Arapçadır. Kur'an da Arapça olduğu için yaratıcıya "Allah" olarak hitap edilmiştir. Yani işin aslında "Tanrı" ve "Allah" kelimeleri arasında anlam olarak hiçbir fark yoktur. Her iki kelimede yaratıcı için kullanılmıştır. Birisi Türkçe, diğeri Arapça'dır. Mana ise aynıdır. Ama medyanın yarattığı bir izlenim, aslında Türkçe olan bir kelimenin yabancılara has gibi algılanmasına neden olmuştur. Bunda kasıt olup olmadığını bilmiyorum. Ama bizim dinimiz İslama göre olduğu gibi her şeyin temeli niyet ve amaçtadır. Bana göre kalpten geçen niyet yaratıcıya hitap etmek ise, bunun şekli ve ismi önemli değildir.

Büyük İskender'in babası Philip İskenderi hiç sevmezmiş


. Hatta bir ara annesi ve iskenderi sürgüne yollamış, sonra affetmiş.. Yine de İskendere olan soğukluğu değişmemiş. Günün birinde Philip'e simsiyah yelesi rüzgar, gözleri yıldız,toynakları mermerden bir at getirmişler. Getirmişler ama, dizginlemek ne mümkün 4 kişi atı zaptedemiyormuş.. Hele üstüne binmek... Allah muhafaza deneyen 3 kişiyi üstünden atmış.. Atın azgınlığını gören Philip tereddüt etmiş..kral olarak hediye ata binmesi gerekir ama at üstünden atabilir..belini kırabilir.. Philip şöyle dönmüş, sürgünle kurtulamadığı oğlu İskendere, ''atı İskendere veriyorum'' demiş.Amacı, İskenderin ata bineyim derken düşüp belini kırması hatta ölmesi.. İskender ata yaklaşmış,dört görevli zor zaptederken kolanı tutmuş,atı şöyle bir çevirmiş,yaklaşmış,burnunu sevdikten sonra ata binmiş..dört nala sürmüş... Gelince arkadaşları sormuşlar: nasıl bindin bu deli ata ? İskenderin cevabı .. At gölgesinden korkuyordu, başını güneşe çevirdim... Sizler de gölgenizden korkmayın, çevirin başınızı güneşe, başaramayacağınız hiçbir şey yok, bilin....

Bhopal Felaketi...


Hindistan’ın orta kesiminde bulunan Madhya Pradesh eyaletinin merkezi Bhopal kentinde 1984 yılında bir facia yaşandı. 3 Aralık 1984 günü, ABD kökenli Union Carbide şirketinin Bhopal’de kurduğu böcek ilacı üreten fabrikadan “yanlışlıkla” 40 ton metil isosiyanat (MIC) gazının dışarı salınması sonucunda 20.000 kişi hayatını kaybetti, 150.000’den fazla insan zehirlendi. 1970’li yıllarda Hindistan’ın “yeşil devrimi” için inşa edilen fabrika, böcek ilaçları üretiyordu. Birinci Dünya Savaşından kalma bir gaz, ölümcül olan ve saf koşullarda 0 derecede tutulmaması halinde patlama riski olan MIC (metil isosiyanat) üretiminde kullanılıyordu. Ayrıca MIC, su ile anında tepkime veren bir gazdı. Ayrıştığında ise siyanür gibi zehirli maddeler ortaya çıkıyordu. Soğutmak, reaksiyonları yavaşlatsa bile gerekli olmadığı zamanlarda kimya mühendislerinin bile muhafaza etmemesi gereken bir kimyasal olan MIC, Bhopal’de dev depolarda tutuluyordu. Fabrika, beklenen kazancı elde edememişti. Bu yüzden çalışanların sayısı yarı yarıya azaltılmıştı. Ayrıca güvenlik eğitimlerinin de süresi kısalmıştı, zaten çalışanlar İngilizce bilmedikleri için uyarıları da anlamıyorlardı. Fabrikanın tesisatları da çok eskiydi, MIC muhafaza etmeye hiç uygun değildi. Ortaya atılan iddialara göre ise fabrika yetersiz teknoloji ile açılmıştı. 2 Aralık akşamı çalışanlar basınçlı su ile kanalizasyonları yıkıyorlardı. Sesli alarm sistemi prizden çekilmişti. Soğutma sistemleri ise çalışmıyordu. Vanalar iyi durumda olmadığından su bir tane fıçıya sızdı ve kaçınılmaz son yaşandı. Sıvı, gaza dönüşerek atmosfere yayılmaya başladı. Yayılan gaz, çevredeki insanları etkilemeye başladı. Önce kokusu rahatsız etti, sonrasında da gözlerinde ve ağzında yanma hissetmeye başlayan insanlar kaçmaya başladılar. Yerel hastaneye akın ettiler ancak hastane imkanları yetersizdi. Ayrıca doktorlar nasıl tedavi edeceklerini bilmiyorlardı çünkü kimyasalın ne olduğu hakkında bir fikirleri yoktu. Korkunç geceden sonra fabrika kapatıldı ancak herhangi bir temizleme yapılmadı. Kimyasallar açık bir şekilde kaldı, yağmur ve rüzgarla toprağa ve havaya karıştı. Zehir, gelecek nesilleri de etkilemeye devam etti. Senelerce insanlar hastalıklarla boğuştu, doğan çocuklar hasta doğdu. Greenpeace, faciadan 20 sene sonra 2004’te toprak analizi yaptığında toprakta normalin 6 milyon katı toksik madde buldu. Çevresel etkilerinin Çernobil’den bile daha çok olduğu iddia edilen Bhopal felaketinin sorumluları ise bulunamadı...